Kuran, fantezi kitabı değildir!

İlginç bir başlık oldu, farkındayım. Ama, umarım derdimi iyi anlatabilirim de; bu tuhaf başlığın hakkını verebilirim. Bir ayetle konuya giriş yapalım:

وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنبَغِي لَهُ إِنْ هُوَ إِلَّا ذِكْرٌ وَقُرْآنٌ مُّبِينٌ
Ona şiir öğretmiş değiliz, zaten ona uygun düşmez. Bu, ancak bir mesaj (zikir) ve apaçık (mübin) bir Kuran’dır. (Yasin 36:69)

Bu ayet, ne anlatmaya çalışıyor? Şiir, kötü bir şey mi? Neden Kuran’ın şiir olmadığı vurgulanmış? Üstelik şiir, peygambere yakışmayacak/uygun düşmeyecek bir şey olarak görülüyor.

Şiiri şiir yapan nedir? Kafiye mi? Evet… Ama Kuran, bildiğimiz anlamda kafiyeli bir metin değil, bu anlamı ile zaten kimse Kuran’ı şiire benzetmez. Ayrıca, kafiye kötü bir şey midir? Ayetin devamına bakalım.

  • Kuran şiir değildir; o zikirdir diyor. Yani mesaj/hatırlatıcı. Şiir dediğimiz edebi türün, mesaj verme özelliğine aykırı bir yönü mü var?
  • Kuran şiir değildir; o mübindir diyor. Yani apaçık. Şiir dediğimiz edebi türün, mübin yani apaçık sıfatına bir muhalefeti mi var?

Elbette! Şiir, her iki açıdan da bunlara muhaliftir.

Şiir de bir mesaj vermeye çalışabilir. Ama, şairin esas amacı (çoğunlukla) mesaj vermek değil, edebi zevktir. Mesaj vermek istese bile, bir numaralı hedefi, edebi zevki gerçekleştirmektir. Bir şiir, verdiği mesajın doğruluğu-yanlışlığı ile değil, edebi güzelliği ile değerlendirilir. Necip Fazıl ile Nazım Hikmet’i düşünün. İki farklı dünya görüşüne sahip iki şair. Biri sünni, diğeri komünizm propagandası yapıyor şiirleri ile. Ama, her ikisinin de iyi şair olduğu yadsınamaz bir gerçek. Bu değerlendirmeyi yaparken verdikleri mesaja bakmıyoruz; mesajlarını nasıl yansıttıklarına bakıyoruz. Şayet şiirde aslolan şekil değil mesaj olsaydı; ikisine aynı anda iyi şair diyemezdik. Ama, aslolan mesaj değil şekil olduğu için, her ikisine de aynı anda iyi şair diyebiliyoruz.

Gene, şiir dili semboliktir; açık değildir. Bir örnekle izah etmeye çalışayım:

Tam otuz yıl, saatim işlemiş, ben durmuşum.

Gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum.

Ne anlatmaya çalışıyor şair burada? Bu dizeleri yazan şairin Necip Fazıl Kısakürek olduğunu söylediğimizde anlatılanı anlıyoruz. Özellikle de, Necip Fazıl’ın, dinle, 30’lu yaşlardayken tanıştığını biliyorsanız şiir anlam kazanıyor. Anlatmaya çalıştığı şeyi kelimelere dökerek bu edebi zevki bozmak istemiyorum. Ama, bir duygu, ancak bu kadar yüreğe işleyecek şekilde anlatılabilirdi.

  • İşte, Allah, göndermiş olduğu mesajın şiir olmadığını belirtiyor! Onun esas amacı, edebi zevk değil, mesajdır, içeriktir.
  • Aynı zamanda, Kuran’da sembolik bir dil kullanılmaz. Kuran, mesajını, mübin/açık bir şekilde verir. Kuran’ın ne dediğini anlamak için, kelimelere değişik anlam yüklemenize gerek yoktur. Ne denilmek isteniyorsa, açıkça o söylenir.

Peki ya mecaz?

Allah, aynı zamanda Kuran’ın Arapça olduğunu da belirtiyor. Allah, bu kitabı insanların diliyle indirdi; Arapların diliyle.

Biz böylece onu Arapça bir Kuran olarak indirdik… (Taha 20:113)  …وَكَذَلِكَ أَنزَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا

Arapların dilinde de, bütün dillerde olduğu gibi mecaz vardır. Mecaz, dile zenginlik katar; duyguları çoğu zaman daha iyi yansıtır. Bu nedenle, Kuran’da da mecaz vardır. Ama mecaz, sembolik anlatımdan farklıdır. Bir kere mecaz, dile yerleşmiştir, dilde zaten kabul gören kullanımlardır. Dili bilen herkes, o mecazı tanır. Göz atmak dediğiniz zaman, üç kağıtçı dediğiniz zaman Türkçe’ye vakıf olan herkes, bu mecazların anlamını bilir. Ama, gökyüzünde uçurtma uçurtmak bir mecaz değildir. O ancak, şiir dilinde, belli bir bağlam içinde kelime anlamının dışında kullanılan sembolik anlatımdır.

Bu anlamı ile, düz yazı yazan (mesela gazetede köşe yazısı yazan) yazar ile şair farklıdır. Şair, istediği her türlü kelimeye, her türlü sembolik anlam yükleyebilir. Pekala, dolaptan en güzel hayalini seç, üstüne giy diyebilir. Bunu, şiir dilinde, mesela Asfalt Dünya’nın bir şarkısında duyduğunuz an, ne kastedildiğini anlarsınız. Ama, bir yazar bu serbestliğe sahip değildir. O, ancak, dilde zaten olan mecazları kullanabilir. Çünkü, yazarın derdi bir fikir vermektir. O, anlaşılır olmaya çalışır. Şairin ise ilk amacı, muhatabını edebi olarak etkilemektir, onun işi, fikirden çok duygu üzerinedir.

Kuran’da mecaz kavramı bambaşka bir konu. Onu, inşaAllah, örnekleri ile ayrı bir yazı olarak ele almaya niyetim var. Fakat, şimdilik şunu belirtmemiz lazım: Bir kavram, kelime anlamı ile anlaşılabiliyorsa, mecaz almak doğru değildir. Ancak, kelime anlamı ile almamız mümkün olmadığı veya metinde onun mecaz olduğunu gösteren bir işaret olduğu zaman mecaz olarak alabiliriz.

Gelelim Kuran’ı sembol anlatımlarla tevil edenlere: Şüphesiz, oldukça fantastik yorumlar görebiliyoruz bu konuda. Ancak, örneklere geçmeden önce, bu yola nasıl girildiğini makul gibi gözüken bir tevil üzerinden göstermek istiyorum. Örnek olarak Hakkı Yılmaz’ın Yunus kıssasını nasıl yorumladığını seçtim. Hakkı Yılmaz, Arapça’ya vakıf, Kuran’ı anlamada güzel bir yöntem ortaya koyabilen bir yazar. Ama elbette, hiç kimse hatadan uzak değil. Yılmaz; ilke olarak şunu söylüyor:

Bir kelimeyi, ancak gerçek anlamı ile anlaşılamayacağı zaman mecaz olarak alabiliriz; aksi durumda mecaz olarak alamayız.

Hakkı Yılmaz’ın bu doğru ilkeyi bazı yerlerde ihlal ettiğini düşünüyorum. Yunus kıssasını nasıl yorumladığına bakalım:

139. Elbette Yûnus da gönderilen elçilerdendir.
140. Hani o, dolu bir gemiye doğru kaçak bir köle gibi kaçmıştı.
141. Sonra o, ok ile kura çekişti, sonra da kanıtı iptal edilenlerden/tezi çürütülenlerden oldu.
142. Sonra o’nu “açgözlülük-bunalım” yutmuştu. O ise pişman olmuştu.
143,144. Sonra eğer, şüphesiz o, Allah’ı noksan sıfatlardan arındıranlardan olmasaydı, kesinlikle diriltilecekleri güne kadar bunalımın içinde kalacaktı.
145. Sonra Biz, o fikir sancısı çekerken o’nu sahile attık, o’nu bunalımdan kurtardık.

(Saffat Suresi (37. sure) 139-145. ayetler, Tebyinül Kuran mealinden)

Yunus kıssasını bilmeyen yoktur büyük ihtimalle. Yunus peygamber, görev yerini terkedip gidiyor; sonra onu bir balık yutuyor. Bildiğimiz olay bu. Ama verilen meal ilginç, Yunus’u balık değil, açgözlülük-bunalım yutmuş! Bu nasıl olur? Ayette geçen kelime hut (الحوت) yani balık. Burada yazar, “balık” kelimesini mecaz olarak almış. İyi ama neden?

Merak edenler, Tebyinül Kuran’da Saffat suresinin açıklamasını şuradan okuyabilir. Ama cevap çok basit. Yazar, bir balığın insanı yutamayacağını düşünüyor. Yutsa bile, balık tarafından yutulan kişi sağ olarak kurtulamaz. Rivayetlerde bu konuda son derece detaylı bilgiler verilmiş. Bu bilgilerin gerçeğe uymadığından hareketle, bu olayın gerçek olamayacağını düşünüyor. Nitekim, ayetin açıklamasında, rivayetlerde bu olayın nasıl geçtiğini uzun uzun anlatmış. Gördüğümüz o ki, burada Kuran’daki anlatıma değil, rivayetlerdeki anlatıma bir tepki olarak kelime mecaz olarak alınmış.

Örnek olarak seçtiğimiz ayetin, sembolik anlatıma giriş için sadece bir basamak olduğunu hatırlatıp; bu kelimeyi mecaz almanın neden hatalı olduğunu izah edelim.

Böyle bir olayın olması mümkün müdür?

Bu soruya iki açıdan bakılabilir. Öncelikle, yeryüzünde bir insanı yutabilecek büyüklükte bir balık var mıdır? Elbette, siz hiç mavi balina diye bir hayvan duymadınız mı? O zaman sizi WikiPedia ile başbaşa bırakabiliriz. Yazının tamamını okumak istemeyenler için ise, konumuzla ilgili kısmından alıntı yapalım:

Bir mavi balinanın kafası o kadar geniştir ki, dili üzerinde 50 insan ayakta durabilir.

Peki, bir balığın yuttuğu insan, sağ olarak geri çıkabilir mi? Elbette. Neden olmasın? Ayeti okur musunuz? Şayet ayette, “balık Yunus’u yuttu, Yunus balığın karnında aylarca kaldı…” gibi bir ibare olsaydı, “böyle bir şeyin olması mümkün gözükmüyor” diyebilirdik. Ama, Yunus peygamberin balığın içinde ne kadar kaldığı Kuran’da anlatılmıyor ki! Belki balık Yunus’u ağzına aldı, Yunus peygamber hatasını farketti ve Allah’tan af diledi, 1 dakika bile geçmeden de balık Yunus’u bıraktı. Olamaz mı? Zaten, mavi balinalar çok büyük olmalarına rağmen, sadece kril ile besleniyorlar.

O halde, “böyle bir şey olamaz” gerekçesi ile, ayette geçen balık kelimesini mecaz olarak almak son derece hatalı bir yaklaşımdır.

Bağlam içinde mecaz olarak almamıza engel olacak noktalar var mıdır?

Pasajın başında, Yunus bir gemide. Sonunda ise, “balık”tan kurtulup sahile sığınıyor. Gemi – Sahil ve arada balık. Allah, aslında aç gözlülük ve bunalım demek istiyorsa, kafamızı karıştırmak için çabalıyor olmalı. Seçecek başka kelime bulamadı da, neden balık kelimesini seçti? Gemiden sonra balık tarafından yutuldu, sonra kurtulup sahile çıktı denilince; balığın bildiğimiz balık olduğunu düşünmek çok daha makul değil mi?

Eski kitaplarda bu olay nasıl geçiyor?

Eski kitaplar mı? diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Evet, Tevrat ve İncil’den bahsediyorum. Unutmayın, Kuran sadece Mekke Araplarına hitap etmedi. Yahudi ve Hıristiyanlara da hitap etti. Üstelik onlara, “İncil ehli, İncil’le hükmetsin” dedi. (bknz. Maide 5:47)  Çoğu yerde İncil ve Tevrat’a referans yaptı, “inanmıyorsanız Tevrat’a bakın” dedi mesela. (bknz. Al-i İmran 3:93) Örnekler çoğaltılabilir, ama gerek yok.

Bir an için kendinizi Kuran indiği zamanda yaşayan bir yahudi olarak düşünün. Elinizde Tevrat var ve Tevrat’ta Yunus’un bir balık tarafından yutulduğu anlatılıyor. Orada anlatılan balık nedir, ne değildir konumuz bu değil. Bu kıssa gerçekten Tevrat’ta var mıydı, yoksa insanlar tarafından sonra mı eklendi? Bu da önemli değil.

Önemli değil, çünkü, Allah o zamanki Yahudiler’in Yunus kıssasını bu şekilde anladıklarını biliyor. Önemli değil çünkü Allah çoğu yerde Tevrat’a atıfta bulunuyor. Yahudilerin elinde olan metin Tevrat’ı içermese, Kuran bu atıfları yapmazdı. Onlar, Yunus peygamberin bir balık tarafından yutulduğunu düşünüyorlar. Allah, Kuran’la sadece Müslümanlara değil Yahudi ve Hıristiyanlara da hitap ediyor. Şayet, Yahudilerin Yunus’un balık tarafından yutulduğu bilgisi hatalı ise, Yunus gerçekte balık tarafından yutulmadı ise, neden Yunus’un açgözlülük tarafından yutulduğu bilgisini balık mecazı ile anlatsın ki? Bilakis, bu hatalı bilgiyi düzeltmek için; Yunus’un gerçekte balık tarafından yutulmadığını, onun umutsuzluğa düştüğünü açık açık söylemesi gerekmez miydi? Allah, Yahudilerin kafasını karıştırmak mı istiyor? Bunu duyan yahudinin, “bizim kitabımızda da Yunus’u bir balığın yuttuğu söyleniyor, Kuran’da da böyle…” diyeceği açık değil mi?

Olay böyle gerçekleşmişse, nasıl yazılması gerekirdi?

Bir an için, Yunus’un denizden atıldığını, büyük bir balık tarafından yutulduğunu, sonra da geri bırakıldığını düşünün. Kuran’da ne yazsaydı, “evet, Yunus gerçekten balık tarafından yutulmuş” denirdi. Maalesef, Kuran’da ne yazsaydı yazsın, bu bakış açısı ile bakan biri, o kelimeyi mecaz olarak alacaktı. Allah, asla ama asla, Yunus’un bir balık tarafından yutulduğunu anlatamazdı. Orada ne yazarsa yazsın, o kelime aslında balık değil, orada kastedilen şu denilecekti. Zira burada, metinde ne yazıldığına bakılmıyor. Kendi algımız metne söyletiliyor.


Bu örnek gösteriyor ki, Yunus’un gerçekten bir balık tarafından yutulduğunu anlamak, ayet için yapılacak en makul yorum. Ancak, Hakkı Yılmaz böyle anlamamış. Peki, bu şekilde anlamanın bir zararı var mı? Yok!

Allah, Yunus kıssası ile bize bir mesaj vermeye çalışıyor. İster Yunus’un bir balık tarafından yutulduğunu anlayın, ister bunalım içine girdiğini düşünün… Kıssanın vermeye çalıştığı mesaj değişmiyor. Bu, işin olumlu tarafı.

Gene, başlangıç örneği olarak Hakkı Yılmaz’ı seçmemin bir nedeni de şu: Her ne kadar bu ayette yazarın hatalı yorum yaptığını düşünsem de, sonuçta o, Kuran’a vakıf biri. Kuran’ın ruhuna aykırı bir çıkarımda bulunmamaya dikkat edecek kadar bu kültüre vakıf (En azından bu örnek için dediğim doğru. Tebyinül Kuran’ın tamamını okumadığım için diğer konularla ilgili yorumda bulunmuyorum)

Ama… (işte bu ama önemli) bu yazının yazılış amacı ne Hakkı Yılmaz’ı eleştirmek, ne de Yunus’un gerçekte balık tarafından yutulup yutulmadığına bakmak. Bu yazının amacı, çok daha saçma/fantastik yorumlara değinmek. Zaten kıssaları mecaz olarak yorumlamak Hakkı Yılmaz’a has bir durum değil. Daha önce de Mevlana Muhammed Ali gibi müfessirler de benzer şekilde anlamışlar. (Bu kişi hakkında bilgi için şu videoya bakabilirsiniz.) Fakat, bu tarz yorumlardan cesaret alarak işe başlayan bazı kişiler, Kuran’ın ruhuna vakıf olmadıkları ve Arapça bilmedikleri için; bu kişilerin nerede duracakları belli olmuyor.

Mesela, abdest ayeti olarak bilinen ayeti ele alalım:

… يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِذَا قُمْتُمْ إِلَى الصَّلاةِ فاغْسِلُواْ وُجُوهَكُمْ وَأَيْدِيَكُمْ إِلَى الْمَرَافِقِ وَامْسَحُواْ بِرُؤُوسِكُمْ وَأَرْجُلَكُمْ إِلَى الْكَعْبَينِ
İnananlar! Namaza kalktığınız zaman: Yüzünüzü ve ellerinizi dirseklere kadar yıkayın; başınızı sıvazlayın ve ayaklarınızı da topuklara kadar… (Maide 5:6)

Bu ayet, ilk okunduğu zaman bir ritüel olarak algılanıyor. Hem bir ritüele hazırlık, hem kendisi de bir ritüel. Ama bir dakika… Diyelim sizin, “İslam’da ritüel olmaz” veya “Allah mantıksız bir iş emretmez” gibi bir anlayışınız olsun. Ritüele mantıksız bir iş olarak bakıyorsunuz, bu ayetin de ritüel amaçlı olduğunu kabul etmiyorsunuz diyelim. İlk yapacağınız şey ne olacaktır? Ayeti fiziksel temizlik olarak anlayabilirsiniz. Abdest ile namazın bağını koparabilirsiniz. (Kabul ediyorum; abdesti fiziksel temizlik olarak anlamak, derinlemesine bakmayınca kabul edilebilir bir yorum gibi duruyor)

İddia: Ayette, namaz değil salat diyor. Salata kalktığınız zaman demek; toplumsal desteğe kalktığınız zaman demektir. Elbette toplum içine çıktığınız zaman temiz olarak çıkmamız lazım. Allah, toplum içine temizlenmiş bir şekilde çıkın diyor.

– Yahu; Allah’ın hitap ettiği toplum salak mı? Onlara kısaca temizlenin denilse anlamayacaklar mı? Neden ellerini şuraya kadar yıka deniyor? Neden ayakları sıvazla deniyor?

İddia: Evet, Arap toplumu o kadar cahil bir toplumdu. Bu nedenle Allah, en ufak detaya kadar, nasıl temizlenmeleri gerektiğini anlattı.

– İyi, onu da kabul ettik diyelim. Ama, madem bu adamlar ellerini nereye kadar yıkayacaklarını bile bilemeyecek kadar cahil insanlar, toplum içine çıkarken gerçekleşecek temizliğin olmazsa olmazı; ağzı yıkamak, dişleri fırçalamak değil midir? Neden bu emirler yok ayette?

İşte bu son soru, yukarıdaki ayetin topluma çıkarken temiz olmakla ilgili olmak olduğunu savunan fikri çökertmeye yetiyor. Aynı nedenle de, son derece tehlikeli bir soru bu. Tehlikeli çünkü, muhatabınız bunu duyduğu zaman, Kuran’da yazanı anlayabileceği gibi, daha kötü bir yola da sapabilir.

Kuran’da ritüel olamaz(?). Bu ayetin temizlikle de ilgisi olmadığı açık. O zaman… ayet başka bir şeyden bahsediyor olmalı. Ellerinizi yıkayın: Burada kastedilen el bildiğimiz anlamda el değildir. El; insanların iş yapma gücüdür. Yıkamak ise vahiyle arınmaktır. O halde Allah, yaptığınız işi vahye uygun yapın demek istiyor burada. Ayaklarınızı da meshedin… Bu da, ayak işini yapan kişiler demektir. Meshetmek de sıvazlamak değildir. İsa Mesih’de geçen Mesihtir ve eşitlenme demektir. İsa, insanları eşitlemeye gelmiştir çünkü(???) Toplumda eşitlenene kadar vahyi uygulayın demek istiyor Allah burada(!) Üst kademe ile alt kademenin farkı olmasın, vahiyle eşitlenin(!)

Evet, bu fikirleri ilk defa duyanlar için son derece fantastik gelebilir yukarıdaki yorum ama; ayeti tam olarak bu şekilde anlayan insanlar var. İşin acısı şu: Kişi bir defa bu yola girdi mi, çelişkilerini göstermek için gösterdiğiniz her adım onları daha saçma tevillere sürükleyebiliyor. Mesela, “madem ritüel saçmalık, Allah’a dua etmek de mantıksız olmalı, sonuçta namaz, duanın işin içine beden dilini kattığımız halidir” deme gafletini göstermiştim bir gruba. En sonunda dua hakkında şu çıkarımda bulundular.

Allah’ın duaya ihtiyacı yoktur. Bizim de duaya ihtiyacımız yoktur. Zira Allah’tan bir şey istenmez, istenen şey için çaba göstermemiz, gereğini yapmamız gereklidir. Bir insan Allah’a dua ediyorsa şirk işliyordur. Bu, Allah’ı gökteki Zeus gibi görmek demektir. Şayat Allah, çalışana değil, kendine dua edene bir şey verirse, bu, sünnetullah’a aykırıdır. Siz, torpil yapan bir Tanrıya inanıyorsunuz. Allah ise torpil yapmaz, çalışana, hak edene verir, o Adil’dir… Kısaca, dua kavramını yanlış anlıyorsunuz. Dua, Allah’tan bir şey istemek değil, olmasını istediğimiz iş için gerekeni yapmaktır.

Bu yorumları yapanlar hakkında, “Allah hidayet versin” dışında bir şey diyemiyorum. Zira, bu kişilerin yaptıkları yorumun yanlış olduğunu göstermek içn getirdiğim her ayet, onların daha da sapıtmasına yol açtı. En son, Firavun’un karısının Allah’a dua ettiği ayeti getirdiğim zaman, Firavun ve kadın kelimelerine de sembol anlam yüklediklerini gördüm. Elinizde bir sabite olmadıktan sonra, her kelimeye bambaşka bir sembol anlam yüklenebildikten sonra, muhatabınızla nasıl anlaşabilirsiniz ki?

Hatta, bu örnekler bile masum kalabiliyor sembol anlayışta, Kuran’ın en temel mesajlarından olan öldükten sonra dirilme fikrini bile sembolik şekilde anlayan insanlar var:

Ölümden sonra diriliş olup olmayacağını bilemeyiz. Zaten Kuran da bize bunu söylemez. Kıyam, kalkmak demektir. Kıyamet günü, yani kalkma günü dünyaya ait bir kavramdır. Çünkü Kuran, bu dünyadaki insanlara hitap eder, ne işimiz var öldükten sonrayla? Kuran’da bahsedilen kıyamet günü, insanların vahye uygun olarak devrim yapacağı gündür…

Bir şekilde bu yola girildi mi, anlayışımıza ters düşen ayetleri algımıza uydurmak için mecaz kullanmaya başladık mı… Kuran’daki anlatımlara sembol anlatımlar olarak bakmaya başlanıyor. Kişinin yaşadığı kültür, “iki kişinin kendi rızasıyla ilişki kurması neden yasak olsun?” şeklinde ise; zina zina olmuyor da, kişinin hak etmediği şeyi alması veya vahyi tahrif etmesi oluyor. (Evet, zina kavramını aynen bu şekilde yorumlayan insanlar var)

Bu metotta (daha doğrusu; metotsuzlukda) ortada Kuran’ın mesajına dair bir şey kalmıyor. Artık elimizde, istediğimiz gibi şekillendirebileceğimiz, serbest çağrışım yöntemi ile istediğimiz kavrama istediğimiz anlamı yükleyebileceğimiz bir kitap kalıyor. Atış serbest; kitaba her şeyi söyletebilirsiniz. Kitap, sadece kelime anlamını söyleyemiyor bu görüşteki kişilere göre. Kelime anlamı dışında, her türlü saçmalığı söyleyetebilirsiniz bu yöntemle.

İşte, Kuran bir şiir değildir ayeti bu yola sapmamıza engel olmalı. Ama, anlayana… Ne de olsa, bir defa sembol anlatımı kabul ettik mi, bu ayeti de farklı anlayabiliriz.


Madem Kuran’daki her kavrama farklı anlam yükleyip, kafalarında var olan şeyi söyletiyorlar; Kuran’la neden uğraşıyorlar bu kişiler?

Kuran’a, zaten kafamızda var olan şeyi söyleteceksek; kitaba ihtiyacımız yok ki. Bu tarz yorumlar yapılmasının temel nedeni, bu işin çok zevkli olması büyük ihtimal. Kelimelere yeni anlamlar yüklemek, yazan metni farklı şekilde yorumlamak… son derece zevkli bir iş. Bulmaca çözmek gibi, bunu kabul ediyorum.

Kuran’a bu tarz yaklaşan insanlara haddim olmayarak tavsiyem: Şunu unutmayın. Kuran Allah’ın insanlara mesajı; hayal gücünüzü başka alanlarda kullanın. İnanın, çok daha zevkli olacaktır. Mesela ben size bir örnek veriyorum. Alın elinize bir fotoğraf, ona bir senaryo uydurun. Hem eğlenmiş olursunuz, hem hayal gücünüzü geliştirmiş olursunuz; hem de günaha girmemiş olursunuz. Elbette, seçim sizin…

Koyun_icinde_Cocuk

Bu resmi ele alalım. Daha önce görenler olmuştur. İlginç bir aile, çocuğunu, kurban bayramında kestiği koyunun içine oturtmuş. Pek kabul edilebilir bir durum değil ama, belki de bu resim görüldüğü gibi değildir, olamaz mı? Kuran hakkında, aslında orada kastedilen o değil diyeceğimize, bu resim gibi şeyler hakkında hayal gücümüzü kullansak daha iyi olmaz mı?

Belki, bilmediğimiz bir hastalığı var çocuğun ve doktor; “iyileşmesi için günde bir saat yeni kesilmiş koyunun içinde oturması gerekli” dedi.

Belki de çocuk oraya konulmadı. Mesela burası evin bahçesi olabilir, çocuk balkondan sarkarken düşmüştür ve alt katta asılan hayvanın içine düşerek ölümden kurtulmuştur. Ailesi de bu anı fotoğraflayarak; “Allah’ın işine bak, öldürmeyen Allah öldürmüyor” demek için çekmiştir bu fotoğrafı.

Belki de, aslında bizim koyun sandığımız şey, kasapların vitrine asması için yapılmış plastik bir mankendir. Adam bu mankeni prototip olarak yapmış ve kasaplara satmaya çalışmış olabilir. Ama ilgi olmayınca, bu kadar uğraştık, kmse satın almadı. Bari boş boş duracağına evin bahçesine asayım da, salıncak olsun çocuğa demiştir.

Evet, son derece komik ve saçma teviller değil mi? Ama, Allah’ın ayetleri hakkında komik ve saçma teviller yapmaktan iyidir. En fazla güler geçeriz. Veya, ne saçmalamış bu adam deriz. Fakat, bu saçmalıklar Kuran‘da geçen ayetler hakkında yapıldığı zaman; komik bile olmuş diyemiyoruz.

4 thoughts on “Kuran, fantezi kitabı değildir!

  1. Yorum doğru. Sembol içinde kaybolanlar var. Bir de benim gibiler var. Nasıl mı?

    Mesela, salât ayetlerine bakınca her defasında ritüel görüyorum. Diğer taraftan vakitli farz kıldığını söyleyen yaradan tabiri caizse bulmaca çözer gibi vakit bulduruyor. Biri üç diyor, biri beş. 120 yerde salât diyen Allah detaylarda bulmaca çözdürüyor. Bulmacayı çözemeyeni cehenneme atıyor. Bu ne kadar mantıklı işin içinden çıkamıyorum.

    Bu durumda diyorum ki salât yardımlaşmadır. O zaman da Hud 114 ve isra78 havada kalıyor. Düşünsene sabah uyanıp bugün kime yardım etsem diye düşündüğünü. Vakit geçecek birine para vermem lazım gibi saçma bir durum ortaya çıkıyor.

    Rabbim akimus salât şudur diye bir ayet niye indirmedin diyeceğim geliyor neredeyse. Sanma ki salatı irdeleyenler tembelliklerinden… Yemin ederim hepsi keşke namaz 5 vakit dense, rekatları 4 10 8 5 13 dense, süphaneke, fatiha falan saysa da geberene kadar rabbimize namaz kılsak diyecek durumdalar.

    Yani ben çıkmazdayım. Rabbim doğru yolu göstersin…

    • İnşaAllah bu konu üzerinde de detaylu bir çalışma hazırlamaya niyetim var. Aslında bütün sorun, bizim namaza, GELENEĞİN BAKTIĞI gibi bakıyor olmamız. Evet, bunu isteyerek yapmıyoruz ama bu kültürde yetiştiğimiz için başka şansımız yok.

      Kısaca şunu söyleyeyim: Namaz, beden dilini de kullanarak Allah’a dua etmektir. Din adamları bu ritüeli askeri düzen gibi şekil şartlarına bağladığı için; benzer şekil şartlarını Kuran’da göremeyince kafamız karışıyor.

    • Gürkan beyin size verdiği cevaba tamamen katılıyorum.Ben de Gürkan bey gibi bu konuda kafa karışıklığı yaşamanızın sebebini sünni kültürden gelmenize bağlıyor,
      (5:101) “Gerçeği onaylayanlar, açıklandığı vakit hoşunuza gitmeyecek şeyler hakkında sorular sormayın. Kuran’ın ışığında sorarsanız size açık olurlar. ALLAH özellikle onlardan söz etmedi. ALLAH Bağışlayandır, Yumuşaktır.”(Edip Yüksel-Mesaj çevirisi) ayetini daha çok dikkate almanızı öneriyorum.Namaz konusuna gelince;
      Edip Yüksel’in Mesaj çevirisinin son sayfalarında bu konuyu iyi bir şekilde açıkladığını düşünüyorum. Sizinle bazı noktaları paylaşmak isterim.
      “Namaz kılmak, sıkça zekatla ve muhtaçlara yardım etmekle birlikte anılarak
      namaz kılan kişinin toplumsal bilinç ve sorumluluğa sahip olması
      vurgulanır (2:43,83,110; 4:77, 22:78; 107:1-7).”
      “Namaz kılmak için abdestli olmak gerekir (4:43; 5:6).” [(Edip Yüksel-Mesaj çevirisi s.538)]
      “Namazı ayakta durarak kılmaya başlamalı (2:238; 3:39; 4:102) ve özel
      durumlar hariç durulan yerden hareket edilmemeli (2:239). Namazda
      eğilerek yere kapanmalı (rüku ve secde) böylece Allah’a teslimiyet fiziksel
      olarak da bildirilmeli (4:102; 22:26; 38:24; 48:29).” [(Edip Yüksel-Mesaj çevirisi s.539)]
      Rekat sayısına ve namazda okunacak dua ve surelere gelirsek, bu konuda Kur’anda herhangi bir sınırlama olmamakla beraber namazda sadece Allah’ı anmamız gerektiği için başkalarının isimlerinin geçtiği sureleri okumayı şahsen yanlış buluyorum.Namazda sadece Kur’andan bir sure okumanın şart koşulup koşulmadığını bilmiyorum ama zaten sünniliğe göre bile tahiyyat denilen,oturma pozisyonunda okunan dua(!) yerine Türkçe herhangi bir dua okunabilir.Dolayısıyla namazda Kur’andan bir sure okuma zorunluluğu zaten sünniliğe göre namazda bile yok.Rekat konusunda Kur’anda bir sınırlama olmamakla beraber Reşad Halife’nin mealinde gördüğüm ilginç bir dipnot vardı.Bu dipnotta geleneksel namaz rekatları sırayla yan yana yazılmıştı.(Yani 24434:sabah öğle ikindi akşam yatsı) bu 5 basamaklı sayı 19’a kalansız bölünüyordu.(19×1286=24434)
      Eğer geleneksel namaz vakitlerinin 5 olması ve rekatlarının sırayla yan yana koyulmasıyla oluşan bu sayının 19’a kalansız bölünnmesini bir “tesadüf” olarak yorumluyorsanız namazı istediğiniz kadar rekat kılabilirsiniz.Ne de olsa din gününde kimse kimseyi kurtaramayacak,herkes kendinden sorumlu olacak.İnşallah yardımcı olabilmişimdir.Rabbim hepimizi doğru yola iletsin.
      Selam ve saygılarmla…

  2. Allahın rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.Benim durumumda Çağrı kardeşimle aynı.İçimi kemiren bi virüs gibiydi bu mesele hep Allah’ıma sığınıp yardım istiyorum çünkü biliyorum ki beni ve bütün müminleri doğru yola kılavuzlayacak bize kendisine ulaştıracak yolu gösterecek olan ancak O’dur.Sürekli kuran üzerine araştırmalar yapıyorum yapmayada devam edicem inşallah.Geçenlerde salatla ilgili bi yazı okudum.Sizleri bilmiyorum ama gerçekten mantıklı geldi sunduğu deliller bana.Buyrun adresi paylaşıyorum:
    http://toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=12955.0

    Allah hepimize doğru yolu göstersin.Rabbim doğru söylüyor insan çok hırslıdır/acelecidir.Bekleyelim sabredelim iyiliğe devam edelim onun adaletine, sevgisine, dostluğuna sarılalım.Nasıl olsa bizim hakikatin peşinde olduğumuzu görüyor işitiyor.O zerre kadar haksızlık etmez.Umarım müttakilerden,sağdakilerden,kazananlardan oluruz…
    Selametle…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir